İslam’ın Hukuk İlmine Katkıları – Muhammed Hamidullah

Yazarımız Muhammed Hamidullah, dünyadaki çeşitli kütüphaneleri gezerek unutulmuş İslami eserleri gün yüzüne çıkarmasıyla meşhur olmuş ve bu yönü nedeniyle kendisine “Kütüphane Köstebeği” lakabı takılmıştır. Bu ay sizlere tanıtmak istediğimiz kitabımız, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’ın yazarı olduğu “İslam’ın Hukuk İlmine Katkıları” isimli eseridir. Kitap, asıl olarak Müslüman hukukçuların dünyada ilk olarak meydana getirdikleri hukuk ilimlerini incelemekte ve ayrıca fıkhın gelişimine dair önemli noktalardan bahsetmektedir.

Her ay yapığımız gibi incelediğimiz kitabın temel konularını özet halinde sizlerle paylaşmak istiyoruz. Hazırsanız başlayalım…

v  Müslümanların Hukuk İlminde Yaptığı İlkler

o   İlk Anayasa

Peygamberimiz hicretin birinci yılında (m. 622) Medine’ye geldiği zaman, burada bir kent devleti kurdu ve devlet başkanının olduğu kadar vatandaşların da hak ve sorumluluklarını açıklayan, gayr-i Müslim vatandaşlar için dini hoş görüden söz eden, bir tür toplumsal sigorta fonksiyonu üstlenen ve istikrarlı bir siyasetin anahtarlarını gösteren bir Anayasa hazırladı. 52 maddelik bu Anayasa metni olarak bize kadar tamamıyla ulaşmış ve Türkçe de dahil olmak üzere, dünyanın bütün önemli dillerine çevrilmiştir.

Peki neden Peygamberimizden önce hiçbir millet böle bir şey yapmamıştı? Bilindiği gibi anayasa devlet reisini de sınırlandıran ve halkı kral veya reise karşı koruyan yasaydı. Hükümet eden kral ve sultanlar ise istediğini emreder, istediğini yasaklar, istediğini lağveder yani istediğini yapardı. Bu gayet geniş hürriyetlerini, tahdit etmek, bir sınır içine almak istemediler. Peygamberimiz ile birlikte ilk defa bir devlette devlet başkanın dahi uymak zorunda olduğu bir kanun yani Anayasa yapılmış oluyordu. Bu konuda geniş bilgi için Ali Bulaç’ın son kitabı “Medine Sözleşmesi” ne bakabilirsiniz.

o   İlk devletler hukuku

Yunan, Çin, Hind, Yahudiler gibi İslam’dan önceki milletler kendileri dışındaki devletlere uygulanacak kanunlar yapmayarak istedikleri şekilde davranıyorlardı. Oysa İslam, devletleri “Darul İslam” ve “Darul Küfr” olarak ikiye ayırır ve bütün devletlere uygulanacak birtakım kanunlar belirler. Yani İslam, devletler arası ilişkileri hükümdarların tekeline bırakmamıştır.

Müslümanlar bu alanı “siyer” diye adlandırdılar ki, bir yöneticinin yabancılara karşı hareket sınırı, muamele şekli anlamına gelir. Bugün hala mevcut olan ilk fıkıh kitabı, İmam Azam’ın hocalarından Zeyd bin Ali’nin (vefatı 120 h.) “El-Mecmu” adlı eseridir. Bu eserde daha o zaman “siyer” ismiyle bir bölüm vardı ve o zamandan beri bütün İslam hukuku eserleri böyle bir konuya yer vermiştir. (Peygamberimizin hayatını anlatan siyer ilmiyle karıştırmayalım)

Bu alanın bağımsız bir ilim olarak varlığına gelince, bu (ö. H. 150) İmam Ebu Hanife ile başlar. Bu konuyla ilgili görüşleri Ebu Yusuf, Muhammed eş Şeybani ve diğer öğrencilerinin eserleriyle bize kadar gelmiş bulunuyor. Aynı şekilde çağdaşları olan İmam Malik, Evzai gibi birçok İslam Hukukçusu bu alanda “Kitabu-s siyer” adıyla eserler vermişlerdir ki bu eserler Batı’da aynı konu üzerinde yazılan eserlerden bin yıl öncedir.

Siyer ilmini yani devletler hukuku ilmini İmam Azam bağımsız bir ilim olarak başlatmış olsa da bu alandaki ilk büyük eser ve aynı zamanda konuyu etraflıca işleyen ilk eser yine İmam Azam’ın talebesi olan İmam Muhammed eş-Şeybani’ye ait es-SİYERÜ’l-KEBÎR adlı eserdir.

o   Hukuk usulü – Fıkıh Usulü

İslam’dan önce hukuk ilminin olmadığını duymaktan büyük bir hayrete düşmeyiniz. Tekrar ediyorum: Hukuk ilmi İslam’dan önce yoktu. Çinlilerin, Babillilerin, Hinduların, Yunanlıların, Romalıların ve diğer toplumların yalnızca kanunları vardı. Hukuk ilmi; kanun kaynakları, hukukun felsefesi, yasama metotları, yorumlama, uygulama vs. gibi konuları ele alır. Kısaca kanunun nasıl yapılacağını tespit eder. Dünyada böyle bir konuda yazılmış en eski eser, teorik hukuk ilminin kurucusu İmam Şafi’nin, hukukun kökenlerine yani usul-ü fıkha dair yazdığı “Risale” adlı eseridir. Ona göre bu ilim yani usulü fıkıh kökleri oluştururken, kanunlar ise dalları oluşturur.

Ebu Hanife’ye atfedilen “Er-Rey” isimli eserine ilk fıkıh usulü kitabıdır dense de maalesef bu eser günümüze ulaşmadığından ilk fıkıh usulü kitabı olarak er-Risale kabul ediliyor.

İslam ve Roma hukuku karşılaştırması ve İslam hukukunun Roma hukukunun devamı olduğu iddiası

Oryantalistler tarafından ortaya atılan yanlış bir iddiaya cevap vermek amacıyla İslam ve Roma hukukunu inceliyor yazarımız. Konuyu iki hukuk sistemini içerik ve tarihi süreçler bağlamında karşılaştırarak, benzer ve farklı yönlerini tespit etmek suretiyle izah ediyor. İnceleme neticesinde ortaya çıkan noktaları madde madde aktaralım:

1.       Peygamber (sav) ne Yunanca, ne Latince, ne de Süryanice biliyordu. Hatta okuma-yazma dahi bilmiyordu (-ki bu bir mucizedir) Bu itibarla devrin Roma hukukunu doğrudan öğrenmesine imkan yoktu. Ayrıca tüm hayatını Mekke’de geçirdi. Ona Roma hukukunu öğretecek alimlerin de varlığına dair bir delil yoktur.

 

2.       Bütün Müslüman Hukuk Ekolleri (mezhepler) Hicaz, Irak vs gbi Bizans’a hiç ait olmamış ve Bizans kültüründen etkilenmemiş topraklarda zuhur etti.

 

3.       Mantık, felsefe, coğrafya, tıp ve skolastik teolojide doğru olanın aksine Yunanca’dan veya Latince’den alınmış ve Arapçalaştırılmış herhangi bir kelimeye İslam hukukunun başlangıcında dahi tesadüf edilmez.

 

4.       Diğer ilimler için birçok yabancı eser Arapça’ya çevrilmiş olsa bile Roma hukukundan yapılmış herhangi bir esere rastlanmamaktadır.

 

5.       Hz. Ömer devrinde toprak sistemiyle ilgili bazı örneklerine rastlandığı gibi fethedilen bölgelerdeki kanunların bir kısmı hiç değiştirilmeden aynen uygulanmıştır. Ancak bu gibi durumlar arasında hiç Roma kanunu yoktur.

 

6.       İki farklı hukuk sisteminin içine girilip bakıldığında da çok fazla farklılıklar olduğu görülmektedir. Yapılan ayrımlar, verilen cezalar, kanunların temel felsefesi gibi mevzularda iki hukuk sistemi tamamen ayrışmaktadır.

 

7.       İslam Zuhur ettiği sırada Roma hukuku Şark vilayetlerinden kaybolmuştu. Yerini mahalli adetlere, rahiplerin, katiplerin hakemliğine terk etmişti. Onlar da müşrik dedikleri Roma’nın hukukuna başvurmaktan nefret ediyorlardı.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İSLAM İLE GELEN TOPLUMSAL BARIŞ: MEDİNE SÖZLEŞMESİ

Abdulkadir Udeh - İslam ve Beşeri Kanunlar

Damladan Deryaya - Tefekkür 1